Namazgâh, İzmir'in Tam Ortası

Mezarlıkbaşı'ndayım. Çok katlı otoparkın tam önünde. Otobüs durağında. Yüzüm otoparka, sırtım Kuyumcular Çarşısı'na giden yola dönük. İstesem, sağ elimle İkiçeşmelik Caddesi'ni, sol elimle Hatûniye Camii'ne ulaşan Keçeciler Caddesi'ni tutabilirim. İkiçeşmelik Caddesi, üç sıra olmuş taşıtlar zinciriyle örtülmüş. Zemin görünmüyor. Keçeciler Caddesi ise, beline kadar sokulmuş katlı otoparka sımsıkı sarılmış.

Başımı yukarıya kaldırıyorum. Otopark, koskoca bir beton kümesi hâlinde gökyüzüne uzanıyor. Eteğinde; bankası, dükkânları, Tansaş'ı, pasajı ile koca bir yaratık gibi toprağa oturmuş.

Gözlerimi yumuyorum. Hüzzam bir tambur taksimi eşliğinde, 50 yıl önceki anılarımın penceresini aralıyorum:(Tam bu köşede Uçak Gişesi vardı. Kolanyadan pile, sigaradan makasa aklınıza gelen herşey satılırdı burada. Bir ayağı sakat Nuri, arkadaşımızdı. Babasının yokluğunda, kollardı bizi kurabiyelerde, çikolatalarda. Dükkân, altıgen bir yüzük şeklindeki Evkaf (Vakıflar) Çarşısı'nın en fiyakalı yerindeydi. Çok iyi iş yapardı. Mezarlıkbaşı'nın simgesiydi âdeta. Bu altıgen yüzüğün iç ve dış çevresinde birçok işyeri vardı. Lokantalar, işkembe çorbacıları, kahvehaneler, eczane, depolar v.s.. Çarşıya, birbirini dik kesen iki kapıdan girilir, çıkılırdı. İç yüzündeki Abdülvahit Turan'ın şekerleme yapımevi önünde kuyruğa girerdik. Kutulara henüz doldurulan ürünleri alabilmek için, Yeni Hayat'lar için kuyruğa girerdik. Yeni Hayat, sütlü/kakaolu bir karamelâ idi. Ne de lezzetliydi. Büyük küçük herkes bayılırdı. Tüm satıcı çocuklar, dağıldığımız sokakları inletirdik bunları satarken. Çarşının dış çevresinin arka yüzünde, her zaman, Karoça'lar (Faytonlar) olurdu. Sırasını bekleyen palabıyıklı, cılız sürücüler demli çaylarını yudumlarken, yasemin çubuklarıyla Birinci sigaralarını tellendirirlerdi. Arka sokak, hep at gübresi ve idrar kokardı.)

İyice genişlemiş İkiçeşmelik Caddesi'ne doğru yürüyorum. Köşede bir banka, üstünde Saray Sineması var. Karşılarında Havra Sokağı. Biraz yukarıda sağlı sollu bankalar, yüksek binalar, fırınlar, değişik dükkânlar… Ama Asri Sinema (sonradan İnci) yok! Yerinde geniş bir mağaza. İleride, sola sapan peşpeşe iki yol var. Dicle ile Fırat gibi birleşecekler biraz sonra, Agora'nın önünde. Ayakkabı yapımevleri ile, iki yola da açılan işhanları zaten birleştirmiş bu yolları. Ama Yavdi Figo'ların sokağı ilki, Karakol Sokağı ise ikincisi benim için hâlâ. Oysa şimdi ne Yavdi Figo ne Karakol var..

(İkiçeşmelik Caddesi öyle dar, öyle dardı ki, Eşrefpaşa'ya çalışan M.A.N. marka Belediye Otobüsleri, çoğu kez, birbirlerini yan yana geçemezdi. Saray Sineması'nın bulunduğu yerdeki tek katlı dükkânlardan birinden, Köfteci Emin Ağabey, elini uzatsa, Havra Sokağı'nın saçlarını okşayacak sanırdınız. Ama ne köfte yapardı Emin Ağabey! Ne piyaz, ne salata! Asri Sinema, Pazar günleri sabah film, öğleden sonra Tiyatro oynatırdı. Basbayağı Çadır Tiyatrosu! Girişteki sahanlıkta, öğleye doğru kurulan yerinde cazbant, davuluyla, zurnasıyla dâvet ederdi müşterileri… Sinemanın hemen üstündeki kahvehanenin bahçesinde ise, koca koca adamlar meşe oynarlardı, sıkıştırılmış toprak zeminde. Daha yukarıda, Agora yolundan sonra sağda, Çeşmeli Hasan'ın ünlü gazozlarının yapıldığı gazozhanesi ve bitişiğinde; tertemiz, düzenli, geniş Nargile Kahvehanesi gülümserdi.

Agora'nın önündeyim. Caddeye bakan duvarı, boylu boyunca, beton parmaklık yapmışlar. Aralardan içerisi görünüyor. Arkeolojik kalıntılar düzenlenmiş. Yerler tertemiz. Otlar ayıklanmış. Eskiden harabe gibiydi. Şimdi park gibi olmuş. Agora'nın parmaklık duvarının karşısında; palmiyeleri, dut ağaçları, kanapeleri, çalı bitkileri ile bir de gerçek park var: Bizim eski top sahamız! Ama 7 çitlembik ağacından biri bile yok! Zaten dut ağaçları da 1948'lere doğru dikilmişti fidan olarak. Şimdi, asırlık ağaçlar sanki. Parka Dibekbaşı'ndan inen sokaklar hep bildiğim gibi. Bakarsanız; 6 sokak ağzı görürsünüz Agora'ya karşı. Sağ baştaki, doğru Dibekbaşı'na çıkar. Yanındaki Malzum'ların sokağı çıkmazdır. Sonra Sezai Hoca'nın, sonra Halûk'ların, sonra bizim sokağımız (Uzun İmam Sokağı). En soldaki, çıkmaz sokaktır. Veliye Hanımteyze'nin bahçesine açılan kapısı vardır bu sokakda… Evlerin çoğu aynı görünüşte. Biraz eskimiş, biraz boyaları dökülmüş, biraz mahzûn! Taa... yukarılara kadar hemen hemen aynı. Ama bizim insanlarımızın hiçbiri yok! Kapı önleri, sokak araları Doğu kökenli çocuklarla, örtülü kadınlarla oldukça kalabalık. İzmir'in bu seçkin semti, artık iyice arabeskleşmiş!

(1936 yılında taşınmıştık bu mahalleye. Şimdiki parkın yerinde küçük boyutlu bir mezarlık varmış bizden önce. Ben ne çevresindeki duvarı ne içindeki selvileri gördüm. Mezarlığın duvarı yıkılmış, selvileri kesilmişti geldiğimizde. -Büyüklerimiz, ortadaki alana hâlâ Mezarlık diyorlardı.- Yerlerde, hâlâ çıralı odun parçaları vardı. Hâlâ; ateş yakmaya çıra, sandıklara naftalin niyetine koymak için toplarlardı kadınlar bu parçacıkları… İkinci Dünya Savaşı sırasında, her evin bir sığınağı olması koşulu getirilince, bu sahaya, tüm mahalleli, sığınak kazmıştı. Kazmıştı da, çıkan iskeletleri, kafataslarını koyacak yer bulamamışlardı günlerce… Sonra yerler düzeltildi. Bize top sahası oldu. Çitlembik ağaçları ise, serin gölgeleri ile, yaz günlerinin sevgili cankurtaranları oldu. Sağ baştaki çitlembik ağacının altına, Zehranım Teyze ile kocası, yazlık bir satış yeri açarlardı. Soğuk su, meşrubat ve Karlı Buz satarlardı mevsim boyunca...)

Mazlum'ların sokağındaki çeşme kurumuş. Maçlardan sonra gelir kana kana su içerdik bu çeşmeden. Suyu ne kadar tatlıydı. Soğukluğu, tam kıvamında. Ohh... derdik ta içimizden. Yanan yüreklerimizden... Şimdi, kurumuş bu çeşme. Kimbilir ne zaman kurumuş? Epeydir geldiğim yoktu. Taşını filân kaldırmışlar. Daha önce orada çeşme olduğu belli bile değil. Oysa, 805 sokakta, Saim'lerin kapısı önündeki incecik borudan, nerdeyse, 100 yıldır akmaya devam ediyor o sızıntı su. Hep aynı tempoyla akıyor, akıyor… Dolduruyor kovaları, tenekeleri sabırla. Bahçelerini, çiçek saksılarını suluyor konu komşu yıllardır bu suyla. Neyse, kurumuş işte çeşmemiz!.

Çeşmenin tam karşısında, biraz yanda, Şeyh Cemâl'lerin bahçeli evlerinde kimler oturuyor acaba? Tambur'ların, ney'lerin, kudûm'lerin sesleri, kaç yıldır nerede yorgunluk dinlendiriyor acaba? Mevlevî raksları nerede biçimleniyor? Sohbetler nerede koyulaşıyor? Çoktaan rahmet-i Rahmân'a kavuşan o güzel insanların ruhları, hâlâ çocuklara gülümsüyor mu cumbaların, kafesli pencerelerin arkasından? Taa... yokuşun üst başından. Tekke'den bu sokağa, mutlu yüzler, koşup gelen o inanmış ve tertemiz insanlar. Tanrı'nın yüce katında, inanıyorum ki, yine mutludurlar. Ama bu sokağı, bu evi sevgili Şeyhleri Cemâl Şenneyli ile birlikte özlüyorlar mı? O günleri, benim gibi özlüyorlar mı? Kendilerine hiç benzemeyen birtakım şaşkın tavırlı hoyratların, sokaklarını, evlerini yozlaştırmasının tedirginliğini duyuyorlar mı? Çocukların "Tekke" adıyla tanıdıkları/çağırdıkları şişman, saçsız, güleryüzlü sumuhallebicisinden ara sıra, kaçamak yedikleri (büyükler ya!) pekmezli sumuhallebisini anlattılar mı kendi çocuklarına acaba? Kendi çocukları da, bu efsâneyi, bugünlere taşıdılar mı... diye merak ediyorlar mı?

(Şeyh Cemâl Efendi, galiba, Mevlevî Şeyhi idi. 4 oğlu, 1 kızı vardı, yanılmıyorsam. Oğullarından Nuri Şenneyli, yıllarca, kanun sanatçısı olarak TRT'de görev yaptı. Gönlümüzü şenlendirdi. Hâlâ yaşıyorsa, Tanrı'dan sağlıklar dilerim. Kızı Kevser, annemin can dostuydu. Sık sık bize gelir, bana takılmadan da edemezdi. Ferhunde Abla örneği, güzel alımlı bir kızdı. Evleri, İslâm güzelliğinin, Mevlevî hoşgörüsünün motiflerini taşırdı. Sevgiyle aydınlanmış dünyalarına, sevgiyle dolu yüreklerine buyur ederlerdi konuklarını. İnsanlar arasında ayrım yapmazlardı. Büyüklerle çocuklar arasında fark gözetmezlerdi. Zenginle yoksulun, nasıl aynı başlamışsa dünyaya gelişleri ve nasıl aynı bitecekse yolculukları, kimlikleri de aynıydı onlar için: İnsan... İyi ya da kötü, insan!. Hiçbir mekân, Tanrı'nın evi olan İnsan Yüreği kadar kutsal olamazdı. İnsan yüreğinin gıdası, kan değil sevgiydi. Sevgiyle genişler, çoğalır, yücelirdi tüm kutsal değerler.. Ve sevgi, İslam'ın anahtarıydı..)

Caddeden Pazaryeri'ne doğru ilerliyorum. Agora'nın duvar komşusu Misakımilli İlkokulu'nun (Okulumuzun) bahçesi, oyulmuş bir göz yuvası gibi kalmış. Boş bir kuyu gibi... Okulumuzsa, yandı bahanesiyle, onarılmak yerine, yıkılmış tümden. Yerle bir olmuş. Silinmiş. 100 yıllık bir tarih sayfası, koparılıp atılmış... Öksüz toprağa içim kanayarak bakıyorum. Gözyaşlarıma hükmedemiyorum. Yürüyorum. Sağımda, Çifte Hamamlar: Biri kadınlar için, biri erkekler için. İleride, Çifte Fırınlar. Karşılarında, Yeşil Köşk kahvehanesi.. .değil... değil... Onun yerinde güdük iki/üç dükkân. Ne idiğü belirsiz... Berber Cemâl Ağabey'in dükkânı da yok artık. Cami!.. Evet! Cami çok şükür yerinde... Arkasındaki ahşap Oltu İlkokulu yenilenmiş, betonlaşmış, adını değiştirmiş. Sağa doğru, Topaltı'na giden yol yine dik ve yine engellerle dolu. Soldaki Saracoğlu Hamamı, yerini Saracoğlu İşhanı'na terketmiş. Pazaryeri!.. Camii, fırını, çınar ağaçları, dökük evleri, dar sokakları, Altınordu Kulübü ile öylece duruyor eskisi gibi. Dönertaş'a iniyorum.. Hatûniye Camii'nin yanından geçerek, Mezarlıkbaşı yoluna devam etmeden, tekrar sola sapıp, yeniden Misakımilli'ye ulşaıyorum. Samısak sokağından sonraki o kaç yıllık gevrekçi fırınından tâze bir gevrek alıyorum. Karşıdaki, Yaşar Aksoy'la fotoğraf çektirdiğimizin ardından kesilen Eğri Ağaç'ın önündeki banka oturuyorum. Çıtır çıtır gevreği ısırıyorum. 

(Misakımilli İlkokulu; ön yüzü, görkemli kapısı, iki yana inen merdivenleri, sımsıcak havası, öğretmenleri, Müdürü, (Yaşar Aksoy'un güzel yüzlü dedesi Hilmi Bey) sınıfları, sınıf arkadaşlarımla... hep canlı duruyor belleğimde. Bahçesindeki meteoroloji kulesi, ağzımızı dayayıp su içtiğimiz sıra sıra çeşmeleri, bakımlı çiçek bahçesi hiç çıkmıyor aklımdan. Yeşil Köşk Kahvesi ise, tüm gençliğimi ve arkadaşlarımı barındıran sevimli salonu ile hep ışıldıyor geçmişimde. Pazaryeri çocukluğumun bayramlarının; limonlu'larını, salıncaklarını, eşek'lerini, sıkan ayakkabı'larını, çatapat'larını, Hacivat/Karagöz seyir'lerini... yeniden yaşatıyor her zaman. Dönertaş'ın dönen silindir şeklindeki mermer taşına hep asılıyorum geçerken. Hatûniye Camii'nin çeşmesinden bir tas su içiyorum. Yanındaki parkta koşmaca oynuyorum. Koprik'in kalburabasmalarından birini daha, parmaklarımı yalayarak ağzıma atıyorum 1 kuruş ödeyerek..)

Aklımda Lâle Sineması, Helvacıpaşa'ların dükkânı, Madam Bohora'nın küçük çıkmazı var. Hepsi yok olan!.. İçim elvermiyor oralara uzanmaya... Birz daha yıkılmaya... Hüzünlenmeye... İçim elvermiyor.. Bu küçük gezintimi noktalıyorum çâresiz. Kentin kalabalığına, duyarsızlığına, suratsızlığına vuruyorum kendimi.

Sanki, bunca şeyin öncesi yokmuş gibi. Sanki, her şey hep böyleymiş gibi.. Sanki, bir düş bu anlattıklarım. "Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır.." diyen Necati Cumalı'nın "İthaf" şiirinden iki dize takılıyor dilime birden. Rahatlıyorum:"...Eski İzmir diye ne varsa şunun bunun bildiği Yaşlıların kırık dökük anlattığıdır..."

Kaynak: İzmir Kent Kültürü Dergisi Sayı6 / Şahin Çandar Anıları

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !